Mehmet Bayar

Mehmet Bayar
Sapkın tarikatlar zaman geçtikçe çoğalıyor

İslam dünyası ve tasavvufi hayatın inceliklerini Prof. Dr. Süleyman Uludağ tasavvufun İslam dinindeki önemini Mehmet Bayar’a anlattı.

Son zamanlarda Müslümanlar arasında merak edilen, ilgi duyulan ve yanlış anlaşılan konulardan birisi tasavvuftur. Emekli Uludağ Üniversitesi Tasavvuf Tarihi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Süleyman Uludağ tasavvuf yolculuğunun nereden başladığını ve insanın manevi hayatında tasavvufun etkilerini ayrıntılarıyla beraber Mehmet Bayar’a anlattı. 

TASAVVUF İSLAMIN ÖZÜ DEMEKTİR

Hayatını tasavvufa, tasavvuf düşüncesine vakfetmiş biri olarak tasavvufu günümüz insanının fehmine uygun bir şekilde nasıl tanımlarsınız?

Tasavvufu günümüz insanın anlayacağı bir şekilde Bismillahirrahmanirrahim diyerek anlatmaya çalışalım. Tasavvufun özü İslam’ın aynısı olmasıdır. Hakiki tasavvuf demek İslam’ın özü demektir. İslam’ın özünde neyi kastediyorsunuz diye soracak olursanız. Bunun cevabı şudur; Sahih bir tevhid inancı, iki ihlaslı ibadet, üç dürüstlük adaletine dayanan ahlak ve son olarak dini his ve heyecanlardır. Bu dördünü bir araya getirdiniz mi tasavvuf ortaya çıkar. Bu dört maddede İslam’ın özünü de oluşturur. Tasavvuf İslam’a yabancı ve İslam’dan ayrı değil özü itibariyle İslam’ın kendisidir. Bin 400 senelik tarih içerisinde bu bahsettiğim İslam’ın özü çeşitli mezhepler, fikri ve felsefi hareketler tarafından özellikle de bazı tarikatlar tarafından çok farklı şekillerde yorumlanmış ve değerlendirilmiştir. Bunların hepsi için İslam’ın özüdür demek zordur. Bunları ayrı tutarak söylüyoruz ki kitap ve sünneti merkez olarak bahsettiğimiz mana da tasavvuf İslam’ın özünü oluşturuyor.

İNSANIN GAYESİ ALLAH’I TANIMAKTIR

Tasavvufi bir bakış açısıyla insanın yaradılış sebebi nedir?

 Tasavvufun insanın hayatına nasıl etki eder?

İslam’ın özü olarak bunu bir ayetle izah etmek gerekiyor. Kur’an-ı Kerim’de diyor ki; “Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım” bazıları bunu şöyle yorumluyorlar. “İnsanları ve cinleri beni tanısınlar diye yarattım” bu ayetten anlaşılan neyse insanın varlık sebebi tasavvufunda gayesi Allah’a ibadettir. Ama nasıl ibadet herkes Allah’a ibadet ediyor. Kur’an-ı Kerim’den ve hadisler çerçevesinde ihlaslı bir şekilde Allah’a ibadet etmektir ve gaye Allah’ı tanımaktır.

TASAVVUF BİR YAŞAM TARZIDIR

Tasavvufu Kur’an ve sünnete dayandırmanın delilleri nelerdir?

Kur’an-ı Kerim’in kendisidir. Hz. Peygamberin yaşadığı dini, manevi ve ruhani hayattır. Yani tasavvuf sadece teorik değildir. Tasavvuf yaşanan bir hayat tarzıdır. Yaşanmışlık olmazsa tasavvuf ve dinde geriye kuru bir anlayış kalır. Esas olarak, Hz. Peygamber bu manada tasavvufi hayatı yaşamıştır. O dönemde tasavvuf demiyorlardı ama sonradan tasavvuf denilmiştir.

İSLAM DİNİNE YENİ YORUMLAR GELDİ

Tasavvuf düşüncesiyle yoğrulmuş Anadolu insanının bugün geldiği noktayı, yani kâmil insan olmaktan uzaklaşan toplumu değerlendirirseniz neler söylemek istersiniz?

İslam; geniş bir coğrafya üzerinde, Kur’an-ı Kerim ve hadise dayanan Endonezya’dan Fas’a, Kazan’dan Yemen’e kadar yayılınca halkın çoğunluğu Müslüman oldu. Müslüman olmadan evvel bu halklar eski dinleri ve alışkanlıkları vardı. Bu yüzden tasavvufi hayata ve diğer dinlere de yeni yorumlar getirdiler. Bu yorumlardan bir kısmı ayet ve hadislere uygun yorumlardı. Bu çerçevede kalan tasavvufa biz ehl-i sünnet tasavvuf diyoruz. Bir diğeri ise ayet ve hadise aykırı yorumlar içeren tasavvufa ise Sünnilik dışı tasavvufi hareket diyoruz.

İNSANLAR TARİKATLARA KARŞI DİKKATLİ OLMALI

Tasavvuf tarihine baktığımızda İslam’a zarar veren sapkın tarikatlara rastlamanın mümkün olduğunu görmekteyiz. Bundan günümüz insanı da son derece ürkmekte ve dolayısıyla bu tarz tasavvuf cereyanlarına uzak durmaktadır. Bu yöndeki düşünceleriniz nelerdir?

Tarikatları ikiye ayırıyoruz; birisi ehl-i sünnete uygun olan tarikatlar ikincisi buna tam olarak uymayan veya hiç uymayan tarikatlar. Genel olarak böyle tabir kullananlar da var. Ortodoks tarikatlar ondan sonra heterodoks tarikatlar diye ikiye ayırırlar. Heterodoks İslam dinin kabul etmediği tarikatlardır, Sünnilere ortodoks diyorlar. Sünnilere neden Ortodoks diyorlar? Adı var bizde ehl-i sünnet ve cemaatin kabul ettiği tarikatlara Ortodoks tarikatlar denir. Bunlar bellidir. herkesin bildiği Kadirilik, Halvetilik, Rufailik, Şazelilik, Kübrevilik, Mevlevilik gibi 300 500 tane tarikatlar vardır. Bu tarikatlar kuruluş itibariyle ehl-i sünnete uygun tarikatlardır. Ama zamanla şeyh ve halifeler böyledir daha sonra bu tarikatlar bazı kolları ortaya çıkıyor ki ne İslam’a nede tarikatın ilk zamanına uyuyor. Yani dinden uzaklaşıyorlar. O tarikatlara bakarak tarikat mensupları kendi tarikatlarını İslam’a uygun tarikat olarak lanse ediyorlar. Bir başka önemli konu, Heterodoks tasavvuf dediğimiz aşırı tasavvuf hareketler veya tamamıyla ehl-i sünnet çizgisinin dışında kalan hareketlerdir. Bunları şöyle tarif ediyoruz; Aslında İslam’la alakası yok. Başka dinlerin geleneklerini devam ettiriyorlar. Eski dinlerine yeni kelimeler buluyorlar mesela İbahilik diyorlar her şeyi mubah sayan tarikatları vardır. Bunların içindeki Hululilik’te, içki içmek serbest, abdest, namaz ve hac yoktur, diyen tarikatlar ortaya çıkıyor. Bunlar Müslüman olmadıkları halde İslam toplumunda yer edinebilmek ve tutunabilmek için kendilerini İslam kılıfına sokarak hareketlerdir. Gün geçtikçe bunlar daha da artıyor.

İSLAM DİNİNİ DOĞRU ANLAMAK LAZIM

Peki bunlardan nasıl korunmalıyız?

Her akli selim bunları bilmelidir ki, eğer bir şeyh veya mürit İslam adına ortaya çıkmışsa İslam’ın olmazsa olmazı dışına çıkamaz. Bundan kastım Zarûrât-ı Dîniyye, dinen inanılması gereğine getirilmesi zorunlu olan hususlardır. Bunlar imanın altı şartı, İslam’ın beş şartı, genel manada ayet ve hadiste haram kılınmış her şeyi haram olarak bilmektir. Haram olduklarını bilmek ve onlara inanmaktır. İçki, kumar, zina, adam öldürmek haramdır ve haram olduğuna inanmaktır. Kur’an-ı Kerim ve hadis neyi önermişse onların da farz olduğuna inanmaktır. Allah’ın helal kıldığı şey helal, farz kıldığı şeyin yapılması zorunlu, haram kıldığı şeyleri yapmamak gerekiyor. Şimdi bu çerçevede, şeyh böyleyse yazdıkları kitaplar, söylediği sözler uygunsa bunlara güvenilir. Ancak bu yetmez bide şuna ihtiyaç vardır. Bu kadarını herkes yapıyor. Yani herkes namaz kılıyor, oruç tutuyor ama namaz kılıyor oruç tutuyor demek bu adam şeyh olabilir bu adam insanlara yol gösterebilir anlamına gelmez. Bunların başında olan şeyhlerin bilgi sahibi olmaları gerekir. İslam, Kur’an-ı Kerim, hadis, peygamber, fıkıh, kelam gibi birçok alanda bilgi sahibi olmaları gerekiyor ki kendilerine bağlı olan insanlara faydalı olabilsin.

YENİ DİL VE KÜLTÜRLERE AÇIK OLMAK LAZIM

Tasavvufi felsefeyi hayatına almaya çalışmak isteyenlere hangi kaynakları önerirsiniz?

Tasavvuf çalışmak isteyenlerin öncelikle iki dil bilmeleri lazım. Bunlardan birisi Arapça diğeri ise İngilizcedir. İngilizce dili bilmenin sebebi ise dünya dili olmasından kaynaklanıyor. Tasavvufla ilgili yayınlar Endonezya, Hindistan, Malezya, Avrupa, Amerika, İran’da genellikle İngilizce yapılıyor. Bu kaynakların hepsinin Türkçe tercümesinin olması mümkün değil. İngilizceyi bilmelerinin diğer bir zorunlu nedeni ise tebliğ meselesidir. İslam’ı ve tasavvufu dünyaya tanıtmak için Türkçe yazarsanız okunmaz. Ama İngilizce yazarsanız, dünyada ulaşmadığınız gayrimüslimlere de ulaşabilirsiniz. Kur’an-ı Kerim baştan sona birkaç kere tam anlamıyla hatim etmeleri gerekiyor. Bunun dışında birde hadisi şerifler var onların tercümelerinden yararlanarak okumaları gerekiyor. En azından Buhari ve Müslim’deki hadisleri okumalı. Bunun dışında Peygamber Efendimizin siyerini bilmelerini gerekiyor. Sadece peygamberin savaş ve siyasi hayatını değil ibadet hayatını ve ahlakını da bilecekler. Hz. Ayşe diyor ki “Peygamberin ahlakı Kur’an-ı Kerim ahlakıdır.” Fıkıh, kelam, tefsir ve hadis okumaları yapmaları lazım ki tasavvufun bunlar içinde ki yerlerini anlayabilsinler.

TASAVVUF PARA KAZANMA YOLU DEĞİL

Bu felsefe ile herkes yaşayabilir mi? Tasavvufla yaşamak nasıl mümkün?

Tasavvufla ilgilenen kişilerin ahlakında dürüst olmaları, şahsi ve mesleki çıkarının önüne geçirmemeleri gerekiyor. Başka bir ifadeyle fedakar olmaları lazım. Bu yol para kazanma, şan şöhret elde etme yolu değildir. Bu yol, siyasete girmek için kullanılacak bir yol değildir. Bu yolda Allah rızası esastır. Başkanlarının menfaati için kendi menfaatinden vazgeçmeleri gerekiyor.

İNANÇ OLMADAN İNSAN YAŞAYAMAZ

İnanç insan hayatında hep var mıdır? Hayatımızın neresindedir? Yoksa sonradan oluşan bir değer midir?

İnsan inanan bir varlıktır. İster ateist olsun ister teizt olsun ne olursa olsun insanın inançsız yaşaması mümkün değildir. Diyelim ki bir insan materyalist olsun. İnanıyor, neye inanıyor? Maddeye inanıyor. Diyelim ki birisi müşrik olsun, neye inanıyor? Puta inanıyor. Bunlar olumsuz manada inançlardır. Olumlu manada inansa lazım olan insana saadet getirecek olan ahirette işe yarayacak olan inancın menfi kısmıdır. Her insanın olumlu veya olumsuz bir inancı vardır. Dini manada ki inanç nedir? İslam’i anlamda inancın realiteye mutabık olur sapma olmaz. İnanç insanın fıtratında vardır. Allah insanı inanan bir varlık olarak yaratmıştır. Doğru inançlar ve yanlış inançlar vardır. Yanlış insanın inancını düzeltmek, bizim vazifemizdir sadece yanlış inançlar değil, yanlış davranışları düzeltmekte bizim vazifemiz olmalıdır.

KUR’AN-I KERİM’İ OKUMAK DEĞİL ANLAMAK LAZIM

Kur’an-ı Kerim’i en iyi anlama yolu nedir?

Bunu dört maddede açıklamak lazım bir; Kur’an-ı Kerim diyor ki “ikra” yani oku okuyacaksın. İki; Kur’an-ı Kerim okunduğu zaman, dinle. Üçüncü;  “ feym” yani anla. Dinlediğini anlamaya kavramaya çalış son madde ise anladığını uygula dinlediğini yaşa işte bu dördü bir araya geldiği zaman Kur’an-ı Kerim doğru anlaşışmış olur. Bunları yaparsan bir anda alim olamazsınız ama bu yolda yürüdüğün sürece tecrübeler kazanırsınız bunun neticesinde bilmediğini bilme haline gelirsiniz. Bir bilgi diğer bir bilgiyi doğurur. Biz çocuklarımızı alıyoruz hocaya veriyoruz hafız olacak. Çocuk baştan sonra Kur’an-ı Kerim’i ezberliyor ama anlamıyor. Kur’an-ı Kerim’i anlamak esastır. Kur’an-ı Kerim okunsun diye inmedi. Kur’an-ı Kerim diyor ki dinleyin ve anlayın.

İNSANIN KENDİ İÇİN BİR MİRACI VARDIR

Peygamberimizin miraca çıktığı zamanı biraz anlatabilir misiniz? İnsanın kendi içinde bir miracı var mıdır?

Peygamber efendimizin miracı Kur’an-ı Kerim’de 2 sürede anlatılır. Birisi İsra diğer ise Necm süresinde. Bir insan şuna inanmak zorundadır. Allah bir gece Hz. Peygamberi aldı ondan sonra kendi huzuruna getirdi. Allah kendisiyle buluşma şerefine layık kıldı. Peygamberden başkasına da nasip olmamıştır. Biz buna böyle inanırız. İkinci aşamada acaba bu peygamberimizin Allah’u Teala ile mülakatı acaba ruhla mıydı? bedenle beraber ruhla mıydı? Müslümanların çoğu inanıyorlar ki ruh ve bedenle beraber gitti. Mekke’den Allah, peygamber efendimizi Kudüs’e getirdi. Kudüs’ten birinci semaya ikinci semaya yükseltti. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de yok hadislerde var. Bazıları ise şöyle düşünüyorlar; bu manevi bir yolculuktu, bir ruhun ulaşamadığı yere ulaştı. Hz. Ayşe’den gelen bir rivayet var “O gece Hz. peygamberin bedeni yatağından ayrılmamıştı” diyor. Yani bedenle değil ruhla gitmişti demek istiyor. Başka bir hadiste “Allah’ı gördün mü?” diye sormuşlardı “o binnurdur o nur nasıl görünebilir” diye cevap vermiş. Gelelim Mirac’a, ruhen Ahlaken sevgi olarak yakınlık olarak Allah’a en yakın gelme noktasına geldiyse bu kullar için evliya için başkaları içinde mümkündür derler ama peygamber kadar değil. Allah yoluna giren ibadeti ahlakı düzgün olan bir insan manevi olarak bu yolda ilerler. Aklen, filen, ruhen, yükselir ve mükemmeliyet kazanır. Allah’a yaklaşır böyle bir yaklaşma neticesinde birde şöyle bir şey vardır; kalbinde bir penceresi vardır o kalp penceresi de açılır. O zaman bizim göremediğimiz bazı şeyleri görebilir. Böyle bir yükselişe ulaşır.

TEŞEKKÜR ETMEK BASİT BİR LAF HALİNE GELDİ

Şükür ve sabrı konusunda insanoğlu neler yapmalı?

Bunu dört maddede açıklamak mümkün. Şükrün karşında nimet vardır. Sabrın karşında ise bela ve musibet vardır. Bela ve musibet neyi gerektirir sabrı gerektirir oldu mu dört. Bakın nimet-şükür, bela-sabır dört tane. Ahlaki değer olarak şükür ve sabır. Kur’an-ı Kerim’de her ikisi de üzerinde geniş olarak duruluyor. Şükür Allah’ın sıfatıdır. Allah sabredenleri mükafatlandırır. Allah’ta kulunun şükretmesini ister. Allah’ın kullarına verdiği o kadar nimet var ki. Kur’an-ı Kerim’de de söylüyor; “Allah’ın o kadar nimetleri var ki saymakla bitiremezsiniz.” Bunlardan her biri için Allah’a şükretmemiz gerekiyor ama sonsuz olan nimetler için şükretmek çok zor. Artık teşekkür etmek herkesin dilinde basit bir laf haline geldi. Başka türlüde söylenmiyor çünkü esasen kalben şükretmek lazım. Şükretmesek ne olur? Kur’an-ı Kerim’de diyor ki nankör olursun. Yapılan iyiliği görmemek nankörlüktür.  Allah diyor ki nankörlük etmeyiniz şükrediniz. Sufiler diyor ki “Nimetten önce nimeti vereni görmek lazım.”

İnsan kendi içindeki kötülüklerden kurtulmak isterse bunu başarabilir mi? Bu doğrultuda kıskanç ve fesat duygulardan arınmak mümkün mü? Nasıl?

İnsan iyi durumda olmadığını ve eksiliğinin olduğunu bilmesi lazım. Sadece bu yetmez iradesini kullanması lazım. Ben iyi insan olmalıyım diye hamle yapmalı. O zamanda kişinin duygusu, bilgisi ve yaşına bağlı olarak yeni yetişen bir genç ise aklı başında tecrübeli insanlardan faydalanmalı. Bu iş tamamen zihinde bitiyor. “Ben iyi adam olacağım iyi olan şeyleri yapacağım ve Allah’a karşı görevlerimi yapacağım”, denildiği zaman iyi insan olunur.

SOSYAL MEDYAYI FESAT VE YALAN İÇİN KULLANIYORLAR

Sosyal medya başta olmak üzere, yalancı mutsuzluklar çağımızın en önemli hastalığı haline geldi peki bu sahte mutsuzlukların ilacı tasavvuf olabilir mi?

Sadece sosyal medya için değil internet, televizyon ve radyoyu ihtiyaçtan fazla kullanmamak lazım. İnsanın dışa yönelmesinden ziyade içine yönelmesi lazım. Telefonu ihtiyaçtan fazla kullanmak doğru değil bu tür araçlar insanın hayatına o kadar lazım değil. Amerika’da şu olmuş, Japonya’da bu olmuş gibi basit şeyleri silmek lazım. Bu yüzden teknolojiye olan bağımlılığı asgariye indirmek gerekiyor. Çoğu insanın sosyal medyayla alakası yok ama fesat ve fitne için kullanıyorlar yalancılık anlamında.

İNSAN İNANCI AMELE BAĞLIDIR

Ehl-i tasavvuf bir mümin ile tasavvufla alakası olmayan bir mümin arasında manevi derece açısından bir fark var mıdır?

Eğer yaptıkları birbirlerine denkse hiçbir fark yoktur. Birisi sufi öbürü ise değil ama ikisi de mümin ikisi de aynı derecede Allah’a ve topluma karşı görevlerini yerlerine getiriyorlarsa, amelleri aynı derecede olur. Böyle bir şeyin olmasını tahmin etmek çok zordur. Mesele sufi olup olmamasında değil. Mesele yapılması gerekeni yapıp yapmamasıdır. Eğer tarikata girdiği halde şeyhe bağlanıp yapılması gerekenleri yapmıyorsa diğer tarikata girmedi şeyhe bağlanmadı halde yapılması gerekenleri yapıyorsa bu tarikata girenden çok daha iyidir. Bütün mesele amele bağlıdır. Tarikata girip girmeme meselesi değildir.

AYETLERE YENİ YORUMLAR YAPILABİLİR

Tasavvufi düşünceyi günümüz modernlik dönemi ile geçmiş zamanı karşılaştıracak olursak farklılıkları var mı?

Tasavvuf ya ibadettir ya da ahlaktır. İslam’da ibadet değişmez. İslam’a yeni bir ibadet dahil etmek doğru bir şey değildir. Ahlaki davranışlarda öyledir. Mesele ahlak, şükredeceksin teşekkür edeceksin, sabredeceksin Allah’a tevekkül edeceksin, cömert ve cesur olacaksın. Ahlakta böyledir, değişmez! Eğer değişiklikler varsa dediğim gibi sapık tarikatlarda oluyor. Yeni ibadetler yeni ayinler ekleniyor ve dinin esasına uyuşmuyor. Yeni zamanlarda ayet ve hadislerin Tasavvufi açıdan yeni yorumları yapılabilir. Eskiye aykırı olmamak şartıyla yeni açık yorumlamalar ve değerlendirmeler yapılabilir. Yeni nitelikli cemaatlerde oluşturulabilir. Dinde gelenek önemlidir kolay kolay kopmamak lazım.

İnsanın kadere iman etmesi nedir? Sizce kader değişebilir mi?

İnsanın kadere inanması ehl-i sünnet inancına göre altı esaslarından birisidir. Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın iradesinden, insanın iradesinden bahsediliyor. Allah her şeyi bir ölçüyle bir hesapla yaptığından bahsediyor. Eğer böylesi bir nizam varsa bu nizamın dışına çıkılıyorsa bu kaderdir. Doğduğumuz yer bizim elimize mi, değil. Bir insan Türk, Kürt, Arap, Çerkez olarak doğması elinde mi değil. Bunlar tamamen kaderdir. İnsanın elinde olan bir şey değil. Ve bu inançlara da tesir ediyor. Mesela Japonya’da doğan insanların yüzde 99’ı Budist, Arabistan’da doğanlar Arap oluyorlarsa bunlar akıllı veya akılsız anlamında değil yani bu kültür meselesidir. Kadere Mutezile mezhebi inanmaz kader yoktur derler. Mutezilelere göre kaderi kabul ederseniz insanın iradesini kabul etmemiş olursunuz. İnsan iradesi kabul etmeyince bir yerden kötülük yapıyorsa bunu Allah yaptı diyor. Eğer bir insan bir adamı öldürüyorsa, onu da Allah yaptırıyorsa sonra da Allah o adamı cehenneme atıyorsa Allah’ın adaletine uymaz. Çünkü o adamı öldüren o adam değil Allah’tır. Adamı öldürüyor ama cezasını adama çektiriyor. Allah’ın adalet sıfatına uymadığı için Mutezilelerin böyle bir gerekçesi var. İnsan iradesine yer vermeyen bir kaderi kabul etmiyorlar.

+++ YEŞİL KUTU +++

İbadet ve ahlak olmadan tasavvufun olması mümkün değildir.